Bence evren %100 determinist. Başlangıç koşulları verildi, çalıştır tuşuna basıldı, gerisi akıp gidiyor. Film deyin, simülasyon deyin; tuşa kimin bastığı ayrı bir tartışma, sonucu değiştirmiyor.
Minecraft oynadıysanız mantığı biliyorsunuz. O dünya sonsuz, rastgele, sürprizlerle dolu görünür: şurada bir mağara, burada bir köy, tam arkanızda bir lav gölü. Oysa hepsi "seed" denen tek bir sayıdan çıkar ve aynı sayıyı giren herkes aynı dünyaya düşer. Oyuncu her köşede şaşırır, dünya için ise hepsi baştan belli. Tek fark, oyunda o sayıyı gösteren bir komut var, evrende yok. Biz de önümüze çıkan her şeye "şans" diyoruz.
"Kuantumda gerçek rastgelelik var" diyenler haksız değil ama o da sadece bir yorum; Çoklu Dünyalar teorisinde Bohm da denklemleri determinist bırakıyor. Bilim henüz karar vermedi, ama korkmayın ben verdim.
Karşı tarafın asıl kozu şu: "Ama ben seçtiğimi hissediyorum." Bu his, sicili bozuk bir tanık. 2008'de Almanya'da bir deney yapıldı: beyin tarayıcısına yatıyorsunuz, canınız ne zaman isterse sol ya da sağ tuşa basıyorsunuz. Siz karar verdiğinizi fark etmeden saniyeler önce, bilgisayar hangisine basacağınızı %60 doğrulukla tahmin ediyordu. (Yazı tura atsanız zaten %50 tutturursunuz, yani kahin değiller. Ama kararınızı bir makinenin sizden önce okuması yine de rahatsız edici. Bilim insanları deneyin anlamını hala tartışıyor, ben de işime gelen tarafı seçtim; çok insani.)
Asıl komik olan bölünmüş beyin hastaları. Ağır epilepsi yüzünden beynin iki yarısını bağlayan köprüsü kesilmiş bir hastaya, sadece sağ yarısı görsün diye karlı bir manzara, sadece sol yarısı görsün diye bir tavuk ayağı gösteriyorlar. Sonra masadaki resimlerden "bununla ne gider" diye seçtiriyorlar. Sağ eli tavuğu seçiyor, sol eli kürek. "Peki neden kürek?" Konuşan sol yarı karı hiç görmedi, cevabı bilmiyor. Ama "bilmiyorum" demiyor; anında, kendinden emin: "Çok basit, tavuk ayağı tavukla gider, kümesi temizlemek için de kürek lazım."
Beyniniz "karar veren" değil, kararları sonradan açıklayan bir basın sözcüsü; üstelik çok yetenekli bir yalancı. Herkes yalan söyler, beyniniz de, hatta en çok o. Spinoza bunu 1674'te bir taşla anlatmış ve demiş ki havaya fırlatılan taş düşünebilseydi, kendi isteğiyle uçtuğunu sanırdı. 350 sene geçmiş yaklaşık ve bana sorarsanız taş hala uçtuğunu sanıyordur tabi hala düşmediyse.
Şimdi "o zaman kuklayız, iradesiziz" diyeceksiniz. Hayır. Titanic'te gemi batıyor, bunu herkes biliyor; spoiler bile değil, tarih. Ama kimse çıkıp "sonu belli, Jack ile Rose'un çabası sahte" demiyor. Korkuları da cesaretleri de seçimleri de gerçek, sadece nereye çıkacakları baştan belli. Bizim için de öyle. İradeniz gerçek, amaçlarınız gerçek, ama nereye varacakları kim olduğunuza yazılı: genleriniz, anılarınız, korkularınız, o sabah içtiğiniz kahve. Herakleitos 2.500 yıl önce "karakter kaderdir" demiş. Felsefede buna uyumculuk (compatibilism) diyorlar. Yani kaderin kurbanı değil, kaderin ta kendisisiniz.
Peki sizi önceden hesaplayabilirler mi? Prensipte evet. Pratikte sizi hesaplayacak bilgisayar evrenin kendisi kadar büyük olurdu ve o hesap zaten şu an yapılıyor; adına "hayat" diyoruz. Sonuca giden kestirme yok, yaşayıp göreceksiniz. Özgürlük hissi dediğiniz şey, kendi sonucunuzu önceden hesaplayamamanın içeriden görünüşü.
"Nasılsa belli, yatıp bekleyeyim" diyen çıkacak. Yatın tabii, yatmayı da karakteriniz seçti, tebrikler. Determinizm "ne yaparsanız yapın sonuç aynı" demek değil; sonuç sizin içinizden geçerek oluşuyor.
Bu fikrin güzel bir yan etkisi var: kimseye, kendinize bile, eskisi kadar kızamıyorsunuz. Herkes o an olabileceği tek kişiydi. (Yine de kızıyorsunuz, o da senaryoda yazılı.) Sonunu bildiğiniz filmde bile ağlıyorsanız, film işini yapıyor demektir. Devam edin, rolünüzü oynayın. Başka seçeneğiniz de vardı aslında ama onu seçmeyecektiniz. Ve bu filmin sizin için epik bir sonu olduğuna olan inancınız sizi hayata bağlayacak ve idealleriniz için savaşma dirayeti verecektir.