Öncelikle merhaba. Bu, kendi sitemde paylaşacağım ilk yazı. İlk yazıdan insanlığın sorunlarını çözmeye kalkışmak biraz iddialı olurdu. O yüzden şimdilik, kendi yaşadığım sorunlardan birini insanlığın geri kalanıyla paylaşmakla yetineceğim. Tek başıma sorunlu olmak yerine, kalabalık bir grubun parçası olmak daha iyi hissettiriyor.

Bahsetmek istediğim şey, sonsuz seçenek yanılgısı. Yani yalnızca önümüzde çok fazla seçenek olması değil, daha iyisinin her zaman bir sonraki seçenekte bulunabileceğine inanmak. Bir süre sonra da mevcut seçeneklerden birini değerlendirmek yerine, henüz karşımıza bile çıkmamış ihtimaller için hayatımızı beklemeye almak.

Kulağa pek mantıklı gelmiyor, değil mi? İçindeyken buna “acele etmemek” diyoruz. Böyle söyleyince daha saygın duruyor.

Hayatımıza tercihlerimiz yön veriyor. Seçeneklerimizin az olması, özellikle de hiçbiri ihtiyacımızı karşılamıyorsa, bir şey seçmekten çok ona mecbur kaldığımızı hissettirebiliyor. Menüde tek yemek varsa garsonun ne önerdiğini sormanın pek bir anlamı yok.

Seçeneklerimiz arttığındaysa kendimizi daha özgür hissediyoruz. Daha fazla karşılaştırma yapabilir, daha fazla ölçüt koyabilir, bize daha uygun olanı bulabiliriz. Buraya kadar bir sorun yok. Sorun, “Bana uygun bir şey bulabilirim” düşüncesinin sessizce “O zaman kusursuz olmayan hiçbir şeyi kabul etmemeliyim” düşüncesine dönüşmesiyle başlıyor.

Artık iyi bir seçenek yeterli değil. Bütün seçenekleri görmeden onun yeterince iyi olduğuna nasıl karar vereceğiz?

Tabii bütün seçenekleri görmek mümkün değil. Ama bunun aramaya devam etmemize engel olmasına izin verecek değiliz.

Örneğin yoğun bir mesaiden sonra eve geldiniz. Bir film açıp dinlenmek istiyorsunuz. Dijital platformlardan birine girdiniz; önünüzde binlerce film var. Ne güzel. İnsanlığın kültürel birikiminin önemli bir kısmı kumandanın ucunda. Bu akşam güzel vakit geçirmemeniz için hiçbir neden olmamalı.

Birinin konusu ilginizi çekiyor ama puanı düşük. Diğerinin puanı yüksek ama süresi uzun. Bir başkasının oyuncuları iyi ama yorumlarda biri “abartılmış” demiş. Kim olduğunu bilmiyorsunuz. Sinemadan anlayıp anlamadığını da bilmiyorsunuz. Ama artık karar sürecinizde söz sahibi.

Yarım saat sonra üç fragman izlemiş, on iki açıklama okumuş ve tanımadığınız insanların birbiriyle çelişen görüşlerini değerlendirmiş oluyorsunuz. Film hâlâ başlamadı. Fakat hazırlık aşaması, küçük çaplı bir akademik çalışmaya dönüşmüş durumda.

Başlangıçtaki amacınız neydi? Dinlenmek.

Şu an ne yapıyorsunuz? Ücretsiz içerik denetçiliği.

Oysa önünüzde yalnızca ilginizi çeken on film olsaydı, belki de birini seçip izlemeye başlayacaktınız. Hayatınızın en iyi filmi olmayabilirdi. Bazı sahneleri sıkıcı, sonu tahmin edilebilir olabilirdi. Yine de güzel bir akşam geçirebilirdiniz. Çünkü o akşam ihtiyacınız olan şey sinema tarihinin tartışmasız başyapıtını tespit etmek değil, bir film izlemekti.

Bence burada önemli bir ayrıntı var: Bazen seçtiğimiz şeyin bize uygun olup olmadığını anlamaya çalışmıyoruz. Ondan daha iyisinin bulunmadığına emin olmaya çalışıyoruz. İkincisi biraz daha zahmetli. Özellikle de internet bağlantınız varsa.

Peki, bir akşam film izleyememek neden bu kadar önemli olsun? Değil. Kimse bu yüzden insanlık adına acil durum ilan etmek zorunda değil. Beni düşündüren, aynı davranışın daha önemli kararlarımıza da sızabilmesi.

İş hayatında olduğu gibi.

Burada önce bir ayrım yapmak gerekiyor. Düşük ücreti, kötü çalışma koşullarını veya saygısızlığı kabul etmeyen birine “Çok seçicisin” demek kolay. Bunlara bir iş ilanında “fırsat” yazılması, gerçekten fırsat oldukları anlamına gelmiyor. Bazen yalnızca ilanı yazan kişinin hayal gücünün kuvvetli olduğunu gösteriyor.

Benim bahsettiğim, önümüzde gerçekten makul seçenekler varken, onları henüz var olup olmadığını bile bilmediğimiz daha iyi bir ihtimalle karşılaştırmamız.

Bu işin koşulları iyi ama belki daha yüksek maaşlısı vardır. Diğeri istediğimiz alanda ama belki daha iyi bir şirkete girebiliriz. Bir başkasında gelişme imkânı var ama neden bütün avantajları aynı anda sunan bir yer bulmayalım?

Bulabiliriz elbette. Ama şu an elimizdeki işi değerlendirirken, karşısına bütün özelliklerini kendimizin belirlediği hayalî bir iş koyuyorsak karşılaştırma biraz hileli oluyor. Hayalî işin maaşı yüksek, yöneticisi anlayışlı, mesaisi kısa. Henüz bize ulaşmamış olması dışında kusuru yok.

Bu arada gerçek fırsatın bir son başvuru tarihi var. Hayalî olanın yok. Oldukça avantajlı bir rakip.

Benzer bir şeyi iş kurmak isteyen birinde de görebiliriz. Bir sektörü araştırırken başka bir fikir daha cazip geliyor. Onu incelerken üçüncüsüyle karşılaşıyor. Sonra bir başkası o alanda başarılı olmuş; belki ona yönelmek gerekiyor. Aylar geçiyor, sektör bilgisi artıyor, açık sekme sayısı artıyor, ortada bir iş yok.

Buna bazen hazırlık diyoruz. Bazen de hazırlık, başlamamaya verilmiş oldukça profesyonel bir isim oluyor.

Bir mühendisin yapacağı iş için sürekli daha iyi bir yöntem aramasını düşünün. Kullanacağı araçları karşılaştırıyor, sistemi yeniden tasarlıyor, gelecekte çıkabilecek bütün sorunları çözmeye çalışıyor. Henüz ortada çalışan bir şey yok ama olsaydı çok iyi çalışacaktı.

Proje kusursuzluğunu koruyor. Gerçeklikle henüz temas etmediği için.

Elbette araştırmak, karşılaştırmak ve iyi iş çıkarmak istemek sorun değil. Benim kendimde de yakalamaya çalıştığım nokta şu: Hâlâ karar vermeme yardımcı olacak bilgi mi topluyorum, yoksa karar vermek zorunda kalmamak için kendime yeni işler mi çıkarıyorum?

Bu sorunun cevabı bazen pek hoşumuza gitmeyebilir. Zaten biraz da o yüzden sormuyoruz.

Peki, her şey iş mi? Profesyonel hayat, üretkenlik, maddi istikrar… Bunlar önemli ama bence mesele sosyal hayatımıza geldiğinde daha ilginç, biraz da daha rahatsız edici oluyor.

İletişimin bu kadar kolaylaştığı bir dönemde, insanlara ulaşmanın yakınlık kurmayı da kolaylaştırmasını beklemek makul. Telefonumuzdan sayısız kişiye ulaşabiliyoruz. Birilerinin nerede olduğunu, ne yediğini, hangi şarkıyla kötü bir gün geçirdiğini bile öğrenebiliyoruz.

Fakat bir insanın öğle yemeğinden haberdar olmakla onu tanımak arasında hâlâ küçük bir fark var.

Üstelik burada seçenek dediğimiz şeylerin ne kadarının gerçek olduğunu da pek sorgulamıyoruz.

Birini görebiliyor olmak, onunla ilişki kurabileceğimiz anlamına gelmiyor. Birine mesaj gönderebiliyor olmak da karşılıklı ilgi, uyum ve güvenin hazır beklediğini göstermiyor. Yine de ekranın kalabalığını hayatımızın imkânlarıyla karıştırmak kolay. Sonra gerçek biriyle tanışıyoruz. İlk başta her şey güzel. Zaman geçtikçe kusurları ortaya çıkıyor. Bazı şeyleri bizden farklı düşünüyor. Bazen ne demek istediğimizi anlamıyor. Bazen de kendi hayatı, ihtiyaçları ve kötü günleri olduğu anlaşılıyor.

Talihsiz bir gelişme. Karşımızdaki kişi insan çıkıyor.

Henüz tanışmadığımız insanlardaysa bu sorunların hiçbiri yok. Çünkü onları tanımıyoruz. Eksik bilgiyi de çoğu zaman iyimserlikle tamamlayabiliyoruz. Böylece bütün kusurlarını görmeye başladığımız gerçek bir insanı, kusurlarını henüz öğrenmediğimiz ihtimallerle karşılaştırıyoruz.

Sonra da diğer ihtimallerin daha çekici olduğuna karar veriyoruz. Şaşırtıcı bir sonuç. Deneyi baştan kendimiz ayarlamıştık zaten.

Bütün yalnızlığın veya ilişki sorunlarının nedenini buna bağlamak istemiyorum. İnsanların hayatı, tek bir yazıda teşhis koyabileceğimiz kadar basit değil. Fakat sürekli daha iyisinin çıkabileceğini düşünmenin, önümüzdeki insanı gerçekten tanımamıza engel olup olmadığını sormaya değer buluyorum.

Özellikle de başkalarının kurduğu bağlara baktığımızda.

Uyumlu bir çift görüyoruz. Birbirini yıllardır tanıyan arkadaşlar görüyoruz. Aralarındaki rahatlığı, güveni, birbirlerini anlamalarını görüyoruz. Sonra da bizim neden böyle birini bulamadığımızı düşünüyoruz.

Bence yazının asıl meselesi burada: O bağların kurulmuş olduğunu unutup, bulunmuş şeyler olduğuna inanıyoruz.

Sanki bir yerde, bütün özellikleri bize uygun biri var. Karşılaşacağız, birbirimizi zahmetsizce anlayacağız ve ilişki bütün güncellemeleri yapılmış şekilde kullanıma hazır olacak.

Oysa gördüğümüz yakınlığın arkasında neler olduğunu bilmiyoruz. İnsanların birbirini nasıl tanıdığını, nerelerde anlaşamadığını, hangi konuşmaları yapmak zorunda kaldığını görmüyoruz.

Sonucu beğeniyoruz ama o sonucun oluşma sürecini kendi hayatımızda yaşamak istemeyebiliyoruz.

Biz doğrudan anlaşılmak istiyoruz. Kendimizi anlatma kısmı biraz yorucu.

Peki, çözüm ne? Bütün hesaplarımızı kapatıp önümüze çıkan ilk işe girmek, ilk tanıştığımız insanla ilişki kurmak mı?

Hayır. Kararsızlığın çözümü muhakemeyi tamamen bırakmak değil. Bir sorunu çözmeye çalışırken yenisini üretmeyelim.

Bence ilk adım, seçeneklere bakmadan önce ne aradığımızı biraz olsun belirlemek. O akşam bir filmden ne bekliyoruz? Bir işte bizim için gerçekten vazgeçilmez olan koşullar neler? Bir ilişkide hangi değerleri, nasıl bir iletişimi ve karşılıklılığı önemsiyoruz?

Bunları hiç düşünmeden aramaya başladığımızda, gördüğümüz her yeni seçenek ihtiyaç listemizi değiştirebiliyor. Başlangıçta istemediğimiz bir özelliği, sırf bir yerde gördüğümüz için artık zorunlu sayıyoruz. Sonra da neden hiçbir şeyin bize uygun olmadığını merak ediyoruz. Ölçütler her turda değişiyorsa yarışmanın bitmemesi normal.

İkinci olarak, aramaya bir sınır koymayı deneyebiliriz. Film seçmek için on dakika ayırmak gibi.

On dakikanın bilimsel veya kutsal bir tarafı yok; amaç, akşamın tamamını film seçmeye harcamamak.

Elbette izleyeceğimiz filmle gireceğimiz işe aynı süreyi ayırmayacağız. Önemli kararlar daha fazla araştırmayı hak ediyor. Ama o araştırmanın hangi sorulara cevap vermesi gerektiğini de bilmek gerekiyor. “Biraz daha bakayım” tek başına bir yöntem değil. Sonu olmayan bir cümle.

Bir noktada kendimize şunu sormamız gerekebilir: Karar verecek kadar bilgim eksik mi, yoksa bu kararın asla yanlış çıkmayacağına dair güvence mi istiyorum?

İkincisini bekliyorsak biraz uzun oturacağız.

Geri dönüşü mümkün olan konularda küçük adımlar atmak da bir seçenek. Bir iş fikrini bütün hayatımızı ona bağlamadan deneyebiliriz. Bir projeye başlayıp kullandığımız yöntemi sonradan değiştirebiliriz. Başlangıç kararımızın, gelecekte öğreneceğimiz her şeyi şimdiden hesaba katmasını beklemek zorunda değiliz.

İlişkilerdeyse karşımızdaki insanı başka ihtimallerle sürekli karşılaştırmak yerine, aramızda gerçekten ne olduğuna bakmayı deneyebiliriz. Birbirimizi merak ediyor muyuz? Saygı var mı? Güven gelişiyor mu? İkimiz de bu bağı kurmak için emek vermek istiyor muyuz?

Bunun kötü muameleye katlanmakla ilgisi yok. Saygısızlığı “Her ilişkinin zorlukları var” diyerek makul hâle getiremeyiz. Bir bağı geliştirmek için zaman tanımakla, bize zarar veren bir yerde kalmak farklı şeyler. Ama her anlaşmazlığı da dışarıda kusursuz birinin beklediğine dair kanıt saymamak gerekiyor.

Sanırım en zor taraf, seçim yapınca bazı ihtimalleri geride bırakacağımızı kabul etmek. Başka bir film daha güzel olabilir. Başka bir işin daha iyi tarafları olabilir. Bunları bütünüyle ortadan kaldıramayız.

Fakat bütün ihtimalleri açık tutmanın da bir bedeli var. O ihtimallerden hiçbirine yeterince zaman vermeden ayları, hatta yılları geçirebiliriz. Sonra da hâlâ seçenek sahibi olduğumuz için kendimizi şanslı sayabiliriz.

Ben daha iyisini aramaktan vazgeçmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Yalnızca, bu arayışın gerçekten hayatımızı iyileştirip iyileştirmediğine arada bir bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bazen “daha iyisini arıyorum” derken yaptığımız tek şey, başlayınca karşılaşacağımız kusurları ve belirsizliği ertelemek oluyor.

Seçeneklerimiz çok olabilir. Ama onlara ayırabileceğimiz zaman sonsuz değil.

Bu yazı da daha iyi olabilirdi. Bazı cümlelerini yeniden kurabilir, daha iyi örnekler bulabilir, başlığını bir kez daha değiştirebilirdim. Bir noktada bunları yapmayı bırakıp yayımlamam gerekecek. Aksi hâlde sonsuz seçenek yanılgısı hakkında tamamlanmamış bir yazım olacak.

Konuyla uyumlu, kabul ediyorum. Ama site için pek kullanışlı değil.

Şimdi bir film açın. Kötüyse kapatırsınız. Filmi seçtiniz diye yönetmeniyle evlenmek zorunda değilsiniz.